En Sosyal Blog

En Yaşanılabilir, Yaşanası 10 Kent

En Yaşanılabilir, Yaşanası 10 Kent

Maddelemeden önce kent nedir? şehir nedir? bu ikisinin var mı farkı? buna bir göz atalım. Şehir, nüfusunun çoğu ticaret, sanayi, hizmet veya yönetimle ilgili işlerle uğraşan, genellikle tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı olarak tanımlanmakta. Kent diyince işin içine biraz daha düşünce, kültür, sanat, tarih gibi tehlikeli kelimeler, kavramlar giriyor, sanki şehir olabilir de pek çok yerleşim yeri, kent olabilmesi için biraz daha debelenmesi gerekiyor gibi. En eski kentler olsaydı konumuz, kolaydı Babil, Şam, Gaziantep, Telaviv, Atina, Delhi say say bitmez. Ya da “en yaşanılası 10 şehir” istenseydi yine dert değildi. Ancak nerede öyle anlayışlı okuyucu? Nerede zor, nerede kasma varsa onu isteyin! 

10.Şanghay

Bu güzel kent, aynı zamanda Çin’in en büyük şehridir. Hayır, gitmedim ama Vildan teyzenin (annemin bi arkadaşı) kızı, eşi Şanghay konsolosu olduğundan orada yaşıyor, onun anlattığı kadarıyla biliyorum. 20 milyon kişinin birarada yaşadığı, dünyanın 8. büyük şehri Şanghay, bir liman kenti aynı zamanda. Çinin diğer bölgelerine kıyasla daha teknolojik, daha betonlaşmış görünse de Şanghay da uzakdoğuya has mistik izleri yakalamak hiç de zor değil(miş). Ayrıca Çinliler yabancılara, turistlere karşı olağanüstü özenli davranmaktalar(mış). Yine de alışveriş sırasında adeta Türkiyedeymişsiniz gibi gönül rahatlığıyla pazarlık edebilirsiniz. Böylece istediğiniz şeyi yarı fiyatına satın almanız mümkün(müş), yine bir metropol yine pahalı bir şehir çünkü elimizdeki. Şanghayda ulaşım dünyanın en hızlı metrosuyla sağlanmakta, evet büyük, evet kalabalık ama çözümler de mevcut. Bence en az 1 yıl yaşanır burada.

9.Moskova

Moskova diyince eskiden beri aklıma Dostoyevski, Tolstoy, Pasterna kromanlarındaki sahneler, kimi zaman Tchaikovsky, kimi zaman Rachmaninoff  hatta bazen Shostakovich müzikleriyle canlanır gözümde. Neden? Çünkü gitmedim. Ancak kardeşim orada yaşıyor işi nedeniyle. Bir de sevgili arkadaşım Burak (Tüzün) orada yüksek lisansını yaptı, eşiyle (Lilian Breziya’ylı, Rus değil, hayat böyle tesadüflerle dolu işte) de orada tanıştı. Ben de onların yalancısıyım. Gidip görsem kimbilir ne kadar güzel gözlemlerim olacaktı oysa ki. Bi kere soğuk memleket. Neden adamlar bu kadar depresif sanıyorsunuz? -10 derecede sizi de bıraksınlar 1 hafta bakın ne hale geliyorsunuz. Yoksa Ruslar da bilirlerdi Buena Vista Social Clup kurmayı. Moskova düzenli bir şehir, ulaşım için metro, tramvay gibi yüzyıllık medeni çözümleri var. Türklere karşı özel bir gıcıkları yok. Çok votka içiyorlar. Hatta kendileri evde yapıyorlar. Burak ilk gittiğinde midesinden rahatsız olduğu için reddetmiş voktayı. Ancak berikiler ısrar etmişler iyileşeceksin diye. Bizim ki de el mahkum denemiş. İlk sek votka kadehi ile ertesi sabah arasında birşey hatırlamıyor ancak midesi o günden sonra hiç olmadığı kadar sağlam (evde denemeyiniz). Kızlar dumur derecesinde güzel. Türkler dumur derecesinde askıntı. Hayat pahalı. Tıpkı Türkiyede olduğu gibi büyük gelir farkı var insanlar arasında. Ancak geçmişten gelen güçlü eğitim sisteminin yansıması olarak okuma yazma oranı, üniversite mezun sayısı oldukça yüksek. Belki internet bağlantısında sorun yaşabilirsiniz bazı yerlerde ancak hala evlerin çoğunda ücretsiz olarak belli numaraları arayabileceğiniz telefonlar mevcut. Bu soğuk şehirde ısınma sorunu sistematik olarak çözülmüş. Mahalle başına bir soba gibi düşünmek mümkün. Dev sobalar hayal edin sayın okuyucu Kültürel hayat tabi ki oldukça renkli. Ancak kapitalizmin vahşi eline düştükten sonra doğal olarak bazı önemli sanat aktivitelerini de kaybetmişler. 

8.Sao Paulo

Brezilya diyince aklıma kahve, Zeze, Vasconselos, Sarı-yeşil renkleri, Amazon ormanları, Samba ve futbol geliyor. (Bi soğuk bi sıcak çatlayacaksınız vallahi sayın okuyucu) Brezilya’ya da gitmedim tamam mı? Ama Lilian (hani Burak’la Moskova’da tanıştılar, evlenip Eskişehir’e yerleştiler. bkz. madde 9) anlattı. Bi kere Türklere karşı acayip sempatikler. Arjantinlilere kıllar bi tek. Sao Paulo da o dev ülkenin 12 milyonluk şehirlerinden biri. Rio de Janeiro çok yakın Sao Paulo’ya.  Ülke deli gibi büyük olunca, büyüklük kavramı da çok değişiyor bizimkine kıyasla. Hemen şurada diye bir yer tarif ediliyor ancak bu mesafe bir Türk için şehirlerarası seyehat gerektiriyor. İnsanları çok güleryüzlü ve sıcaklar doğal olarak klima gereği. Tutku dolu içleri dışları. Zaten kahve varsa tutku da vardır. Kahve yoksa hayatın anlamı yoktur. Bir atasözü geldi aklıma; “bir insan tutkulu değilse tehlikelidir” (c)EB (ben söyledim, evet) Neyse konuyu bu kadar dağıttıktan sonra dönelim Lilian’ın memleketine, efendim bu güzel ülkede de öyle adil bir gelir dağılımından söz etmek mümkün değil. Şehir merkezinde yollardı, gökdelenlerdi, alt yapıydı hummalı bir çalışma sürerken çeşitli milletlerden milyonlarca insanın durmayan göçüyle gecekondular şehrine dönüşmüştür. Aynı zamanda alt yapı, ulaşım sorunları da yaşandığından çevre kirliliği de had safhadadır. İklimden dolayı pek de hazetmediğim haşere çeşitleri, yılanı çiyanı boldur. O kadar ki sadece yılanlar konusunda çalışan enstitüler vardır burada. Hayat pahalıdır. Ama ne gam! Kliması, kahvesi insanları ve salsa sayesinde yaşam heyecanından hiç birşey eksilmemekte. Ben olsam yaşardım 2-3 yıl Sao Paulo’da. Elbette bir bölümünde bu dev ülkeyi gezip görerek.

7.Tokyo

Japonlar Sao Paolu’ya göç ediyorlar, neden Tokyo diye merak edebilirsiniz sayın okuyucu; Tokyo’ya torpil yapıyorum. Neden mi? Çünkü oraya da gidip görmedim henüz. Ancak bi arkadaşım doktorasını orada yaptı, onun anlattıkları var. Bir başka arkadaşım Mehmet Ali’nin eşi Keiko da bir japon. (evet sayın okuyucu biz burada 7 düvel bir arada yaşıyoruz huzur içinde, böyle bir kommensal yaşam örneği Eskişehir) Herşeyden önce bu şehir de çok pahalı, çok kalabalık, yaşam alanları (ev diyemiyorum dilim varmıyor) çok küçük, kadınların kariyerlerinde yükselmeleri için diğer ülke kadınlarından 10 kat fazla çaba harcamaları gerekiyor. İntihar oranı kuzey Avrupa ülkelerinin rekorlarını zorlamakta. Ancak siz bir teknofrikseniz durmayın gidin derim. 24 saat aralıksız yaşayan bu şehir tam size göre. Herşey içiçe geçmiş durumda. Ne kadar yeniyse bir o kadar geleneksel bir hayat, üstelik hergün yenilenmeye, değişmeye devam ediyor. Ayrıca her sabah işe gitmeden parkta geleneksel anlamda “spor” yapma fikri bana çok cazip geldi doğrusu. Tokyo’yu ve Japon kültürünü bir güzel hazmedebilmek için düdük kadar bir odadan oluşan bir ev bile olsa yine 2-3 yılımı geçirebilirim.

6. Brighton / Londra

Londra, sisler içindeki güzel şehir, gittim evet. Yalnızca havalaanına, zira asıl istikamet Brighton idi. Güzel bir deniz şehri Brighton, düzenli ve temiz.  Eskiden beri ingilizlerin Bodrum’u bir anlamda. Kralların ve yüksek sosyetenin takıldığı, gitmenin ve kalmanın ayrıcalık olduğu bir şehir. Şimdilerde bütün sahil binbir otelle çevrili. Yine eğlenceye düşkün bir kralın (Kral IV. George) can sıkıntısını gidermek için yapılmış olan Pavillonu (yazlık saray ama uzakdoğu esintileri taşımakta mimarisi) meşhur. İki tane üniversitesi var, kültür sanat her daim aktif Brighton’da. Sahili çok güzel. Bütün günü sıkılmadan geçirmek mümkün. Bir miktar pahalı ancak öğrenci kenti olması nedeniyle seçenekler mevcut her konuda. Barları, pubları, eğlence mekanları zengin ve kaliteli. Her nevi müzik zevkine hitap eden mekanlar mevcut. Şöyle 1 yıl yaşanabilir. Sonrası bence sıkıcı olur. Londra derseniz ama işin rengi değişir. Orada uzun süre yaşamak isterim doğrusu. 3-4 yıl holigan ingilizleri saymazsak ilginç bir deneyim olabilir. Seviyorum kuzeyi elimde değil.

5.Salzburg

Biliyorum pek çoğunuz için ilk 10′a girmez bu şehir. Ancak baştan söylemiştim bu yazının tamamen öznel tercihlerden oluştuğunu. Viyana değil, Salzburg benim için yaşanılacak bir şehir. Viyana diğer büyük şehirlere kıyasla o kadar etkilemedi beni, Egon Schiele, Albertina, Künstlerhaus, Sigmund Freud müzesi gibi çok büyük heyecanla izlediğim müzeler orada olduğu halde. Salzburg daha küçük bir o kadar da kendine ait bir atmosferi, karakteri olan bir şehir. Derin bir kültürel alt yapıya sahip, tarihi nedeniyle. Kabul ediyorum Avusturyalılar pek de Türk hayranı değiller. Ancak onlar zaten kimseyi sevmiyorlar (evet avunuyorum ne var?). Çok düzenli bir şehir, Mozart’ın şehri. Mozart’ın evinde nefis çikolataları yerken müzik odasında Osmanlı enstrumanlarını incelemek, kendisinin hangi bestelerinde, hangi ezgilerden veya enstrumanlardan etkilendiğini görmek mümkün. Salzburgda öyle çok da teknolojik alt yapısı olmayan ancak tasarımla çok iyi bir şekilde çözülmüş, derdini harika bir şekilde anlatan müzeler var. Sokaklarda yürürken insanların üstüne sinmiş disiplini, aristokrasiyi neredeyse ellerinizle tutabilirsiniz. Sıradan bir akşam yemeğine, saray davetlisi gibi giyinip kuşanıp giden nadir insanlar orada yaşamakta. Sabahın 6.30′unda minicik kafelerde nefis kahve, yağlı çörek eşliğinde gazete okuyarak güne çoktan başlamış, “dik oturan” insanları yine bu şehirde görebilirsiniz. Tamam kabul bir miktar sıkıcı ve kasıcı ancak aynı derecede de ilginç bir tecrübe. Farklı bir kültür. Evet 1 yıl yaşamak için ayrılabilir Salzburgta.

4.Roma

Çok gezdiğimi söyleyenlere bu yazının linkini göndericem. Yok işte İtalya’ya da gitmedim. Efendim herkesin bir miktar fikri vardır italya ve Roma hakkında. Giden mesud insanların verdikleri bilgiye göre de Türklere çok benzemektedirler. Arabayla Avrupa turu yapan teyzemler bütün kıtayı huzur içinde dolaşıp da Roma’ya vardıklarında atılan laflardan neredeyse memlekete geldik sanıp sevinmişler bile bir nebze. Bu şehir, yaşayan tarihi ile size kendinizi bir masalda veya Ferzan Özpetek filmindeymişsiniz gibi hissettirebilir. Hal böyleyken elbette burada 3-4 yıl yaşamak güzel olacaktır. Yemekleri şu ana kadar saydığımız ve hatta sayacaklarımızın bir bölümünden kat kat güzel bi kere. İtalya’ya gidenler servisin yavaşlığından şikayet etmesinler çünkü bu bir gelenek. Yemek karın doyurmak için yenmiyor orada. Yemek, günün önemli zamanlarından biri. Aile, eş, dost grubuyla saatlerce sohbet edip, vakit geçirilsin ki onun adına yemek densin. Ne demiştik? Kahve varsa tutku da vardır. Ve tutku varsa hayat var. İtalyanların da hayat anlayışları işte böyle. Şayet hayatı dolu dolu, bütün iniş çıkışı, bağrış çağrışıyla yaşamak istiyorsanız buyrun Roma’ya. Zaten bir aşk çeşmesi var ki bu kadar mı büyük olur? Demek ki bu kadar çok aşık var bu şehirde. Bu bile güzel bir neden hayatınızın bir bölümünü orada geçirmek için.

3.New York

Ne desem yalan, inanmayın gitmedim çünkü. Hatta Amerika’ya ayak basmadım. Ancak bu kadar insan yanılıyor olamaz değil mi? Var bir hikmeti demek ki gemilerden atlıyorlar, orada yaşamak uğruna yapmadıkları yok. 170 dil konuşuluyor, 21 milyonluk şehirde. Şehir 5 bölgeden oluşuyor; Manhattan, Brooklyn (Kings Country), Queens (Queens Country), Bronx ve Staten Island (Richmond). Gidenler, bir sürü farklı şehirle ilgili soruyu anında yanıtlarken New York diyince bir nefes alıp, “dur şimdi bunu oturup konuşmamız gerek” diyerek detaycı bir yaklaşım içine giriyorlar. Evet gidip görmek ve mümkünse bir süre de yaşamak istediğim bir şehir NYC. MoMa, Guggenheim, Empire State Building, Times Square, Brooklyn Köprüsü, Broadway, Metropolitan Müzesi, harlem elbette görülecek yerlerin başında geliyor. Neden 3. sırada o zaman diye geçirmeyin aklınızdan sayın okuyucu rica ederim, söyledim henüz gitmediğimi. Gördükten sonra fikrimi değiştirirsem sıralamayı da değiştiririm elbette.

2.Oslo

Aaaaaa bu da nesiiii? aman olur mu canım? saçmalık! bu kadar güzelim şehir varken peh! nidalarınızı duymuyorum sanmayın! Evet Oslo işte.  Bakın üstüme gelmeyin Alesund veya Bergen gelecek az sonra 2. sıraya ona göre. Yakınlardaki Amsterdam da harika bir şehir. Evet tarihi ve kültürel alt yapısı daha derin, daha renkli Oslo’dan kabul ediyorum (Eskişehir’den az insan yaşıyor Oslo’da). Herşeyden önce akşam 6′da her yer kapanmıyor Amsterdamda, Stedelijk favorilerimden, çok sevdiğim bir şehir kesinlikle. Yine de Amsterdam neden bilmem benim için yaşanılacak bir şehirden ziyade yılda 1, 2 kez gidilip gezilecek bir şehir. Arkadaş olarak çok keyiflidir birlikte vakit geçirmek ama sevgilin olsun istemezsin. İşte böyle bizim Amsterdam’la ilişkimiz. Ama Oslo öyle mi? Büyülü bir şehir orası. Evim orada olsun isterim. Hep döneceğim, sonunda hep gideceğim yer orası olsun.

O mavi akşamlarda sahilden başlayan yürüyüş, Vigeland parkta (400′den fazla heykelin bulunduğu bir park) son bulsun. Bazen alıp başınızı balinaların kasabasına gidin (kuzeye gittikçe hayat daha ucuzluyor Norveçte) kimi zaman birkaç gün Alesund’da konaklayın (1904′te çıkan bir yangında bütün şehir bir gecede yanmış, sadece 1 kişi vefat etmiş. Almanya’nın desteği ile bütün şehir yeniden yapılmış, hem de Art Nouveau tarzında) Ya da atlayıp bir gemiye Fjord’ları gezin tekrar tekrar. (Fjordlarda yaşayan insanların evlerinin bahçesine çıktıklarında çocuklarını bellerine bağladıklarını biliyor muydunuz? Uçurumdan aşağı düşmesinler diye) Trol öykülerini anlatan şarkılar olsun kulaklarınızda. (Bu arada dünyada en adil gelir dağılımı olan ülkelerden biri Norveç, eşitlik kavramı diye birşeyden söz edeceksek bu onların folkloründe var. bkz. Trollferd lyrics -Come, join the ring – and the dancing shall last the whole night. Ateşin çevresinde olmaktan söz ediyor. Herkes eşit mesafede ateşe, hayata. Müzikleri deseniz ayrı güzel, saymakla bitmez) Viking kasabalarında alaca karanlıkta dolaşın (bir viking kayığına, gemisine davetsiz binmek uğursuzluk getirir. sakın ha). Oslo huzur dolu bir şehir (Norveçte suç oranının en yüksek olduğu şehir). Evet soğuk ama Helsinki kadar değil (Helsinki de güzel bir şehir ancak Norveçliler Finlerden daha sıcakkanlı, Ja-evet demek, Nei-hayır, Tak-teşekkür ederim, Tak tak-rica ederim -tasarruflu bir dil-, Jeg Elsker Deg- seni seviyorum).  Norveç kuzey denizinde bulduğu (50 yıllık petrol) sayesinde dünyanın en zengin ulkelerinden biri haline gelmiştir. 50 yıl sonrayı da planladıklarından, hala oldukça yüksek vergiler ödemekteler. İşte böyle sayın okuyucu, sizi uyarmıştım subjektif bir maddeleme oldu diye. Başka yerde de bulamazsınız böylesi bir maddeleme örneğini.

Alesund

1.Paris

Geldik sayın okuyucu en keyifli maddelerden birine. Bir giden pişman bir de gitmeyen, gören ayrı bir hastalığa yakalanmakta görmeyen ayrı bir dert sahibi. Dünyanın başkenti, Paris. İlk gittiğimde, ki benim yurtdışında gördüğüm ilk şehirdi kendileri, insanlar “çok şanssızsın artık hiçbir şehri bu kadar sevmeyeceksin” dediler. Haklıydılar, sonraları pekçok şehir gördüm ancak onun yeri hep ayrıydı. Çok uykusuz olduğum ilk günün gecesi chanelize’de havacılık sergisi vardı. Bulvarı gezerken burası ışık ve aşık şehri sanki diye bir tesbitte bulundum ki; Erol (40 yıldır orada yaşayan babamın kuzeni) bana Nazım’ın nefis bir paris şiirini okudu. Kendimi nimetten saydım o dakika, onunla aynı fikirde olduğum için. Efendim şimdi bırakın kaça çıkar bir ay? ev kirası ne kadar? gibi materyalist soruları bir kenara, yaşanılası bir yer midir Paris? Evet kesinlikle ömrünüzün en az 5-10 yılını gönül rahatlığıyla heba edebileceğiniz bir şehirdir. Rengarenktir, her sokakta ayrı bir öykü saklıdır, kahvesi, yağlı çöreği, belçika midyesi, alman lahana yemeği (şukurt), şarabı, peyniri, sosları, müzeleri, her milletten insanı, evsizleri (bir binanın girişine yerleşmiş bir evsiz vardı, evsiz ama adeta coni dep evsiz kalmış, ne zaman oradan geçsem elinde nietzsche, hegel vb kitaplar, heba ediyor işte kendisini Pariste). Volter bulvarını baştan başa istila etmiş Çinli hazır giyim sektörüne rağmen, (son gidişimde hayretle ve üzüntüyle farketmiştim. Binayı satın alıyorlarmış sorun olmasın diye) yaşanılası bir şehir. Bir de kısa bir gezi için bile olsa sevdiceğinizle gitmeniz gereken bir şehir. Vallahi üzülürsünüz sonra. (favori müze: d’Orsay)

Paris

0. İstanbul

Ahahaa sayın okuyucu, itiraf ediniz bunu beklemiyordunuz, ancak; bülbülü altın kafese koymuşlar ille de vatanım demiş .

Fotoğraf: Emre Demirci
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.