1. Ana Sayfa
  2. Felsefe
  3. Ölümsüzlük ve Sonsuza Kadar Yaşamak Üzerine

Ölümsüzlük ve Sonsuza Kadar Yaşamak Üzerine

eskiz

Sonsuza Kadar Yaşamak

Tüm canlılar ölmeye karşı tepkilidir. Bunlara, ölmenin ve yok olacak olmanın hiç fark etmediğini söyleyen insanlar da dâhildir.

Ölüm bir canlının bedeninin daha önce sahip olduğu istek ve iradenin tamamen ortadan kalkmasıdır. Beden bundan sonra tamamen doğanın süreçlerine tabidir. Muhtemelen ilkel insan sadece hisleriyle baktığında hiç kıpırdamadan duran canlının içinin boşaldığını hissetmiş olmalılar. İlkin, sadece hislerimizle baktığımızda da hissedeceğimiz yine atalarımızın hissettiği ile aynı şeydir. Böylece bedenin ve onun içinde özgün davranışlar sergilemenin ayrı şeyler olabileceğine dair çıkarım yapılmış olmalı.

Yaklaşık 11.000 yıl öncesinde, henüz insanların ataları lisan ile anlaşmıyorken, o günün insanının hayatında sadece “somut” vardı. Bu yüzden anlama, kavrama ve ona karşı davranış geliştirme hemen hemen eş zamanlı idi ve dolaysızdı. Bugünün zihinsel olarak bölünmüş insanının bu olguyu anlaması 11.000 yıl önceki insanın soyutu anlaması kadar zor. Fakat biraz indirgenerek şöyle anlatılabilir: “Tarak” dediğimizde tarak objesi, sadece kendi kişisel anılarımızdan kaynaklı kanaatlerimiz değil, bunu ilk icat eden atamızdan bu güne kadar gelmiş insanların tarak objesi ile ilgili anılarını, duygularını taşıyor. Dahası kelime her zaman nesneyi dolaylı kılıyor. Tarağı bildik bileli ne işe yaradığını nasıl kullanıldığını, kimin kullandığını, nasıl kullandığını biliyoruz (biliyor muyuz?). Dolayısıyla aklımızda tarağa dair gerçeklikten ziyade kanaatler var. Dahası konuşurken gösterge olan kelimelerin gösterdikleri şeylerden kopuk olabiliriz, yani onlar orada değilken onlardan bahsediyor ve aklımıza getiriyor isek o zaman düşünüyor, yani soyutlama yapıyoruz demektir. Bir dil bilimci olan Sassure dilin düşünceyi yarattığı yönündeki iddiasını bu noktadan hareketle ortaya atmıştır. Aynı zamanda dilin lineer olan yönü bu günün insanının düşünce dünyası üzerinde, atom bombasının icadının insanlığa yapmadığı etkiyi yapmıştır diyebiliriz. Çünkü olgular, kelime olmayan boyutta, doğada lineer değildir. Aynı rüyalarımız gibi… Rüyalarda sahnelerin mantık çerçevesi olmaksızın atlaması, bilmediğin bir yere gidiyorken aslında gittiğin yeri bilmek gibi lineer olmayan bir mantıkla karşılaşabiliriz.

Duygular ilkin, ilkel insanda somut olaylara ve şeylere karşı, bir yaşamda kalma mekanizması olarak vardı. Beslendiği, içinde büyüğü, birlikte yaşamda kaldığı kabileye bağlılık olarak gelişmişti.  Halen en sevilen ve sevilmesi gerektiğini düşündüklerimiz biyolojik olarak yakın olanlardır. (Buradan hareketle canlılık, genetik kod ile ilkin en eski ve uzun süre yaşanmış olanın bilgisine öncelik verir diyebiliriz.) İlk başta anne gelir sonra baba, kardeşler ve diğer akrabalar…

Ölüm ise akıl ve duyguyu bağlayıp soyuta atılan ilk sağlam adım olmuş olabilir. Kaybın yarattığı duygu yoğunluğu kaybedilene dair imgelemin düşte sık sık tekrar edilmesine, bedeni gören atalarımızın onun eskisi gibi hareket etmeden, hiçbir şey duymadan ve hissetmeden, tepki vermeden yatmasına anlam getirme çabası ile soyut boyuta adım atmış olabilir. Böylece ölüme yüklenen anlamların, atıfların, duyguların en ilkine, ilkeline yolculuk yaptığımız bu karanlık tarih noktasından sonra insanlığın ölümü irdelemekten bir an vazgeçmediği bir yaşamı olacaktı. Sonrasında ölüm ve yaşam insanlık sahasındaki danslarını inanç kulvarında devam ettirdiler.

İlk ulvi diyebileceğimiz şahsiyetler şaman kadınlardır. Şamanlar öte dünyalar ve bu dünyalar arasındaki köprü görevi yaparlar. Çok temel görevlerinden biri hastalıkları tedavi etmektir. Yani öte dünyaya gitmek üzere olan ruhu geri getirmeye uğraşırlar. Şamanların ilk önce sadece kadın olması teorisi, yeterli kanıt olmasa da oldukça akla yatkın görünmektedir. Yaşam veren yani doğuran sadece kadın ise o zaman öte dünyalarla iletişim halinde olması gerektiği düşünülmüş olmalı. İnsanlık bu noktada “bölünmüşlüğün” ilk düzeylerini yaşamaktadır. Bu dönemde henüz dil çok fazla gelişmemiştir. Bazı teorilere göre bu dönemde dünya üzerinde anaerkil dönem yaşanmaktadır. Reenkarnasyon ve ruh düşüncesinin kökenleri de bu dönemde kavramsallaşmış olabilir.

Daha sonrasında şehir devletleri ile birlikte din kurumsallaşmış ve yazının icadı ile soyutlama yeteneği daha da artmıştır. Hayal gücünün artışı olumlu kabul edilecek olsa da insanlar yasalara ve kademeli bir yönetime ihtiyaç duyacak hale gelmişlerdir. İşte insanlığın bu gün bir türlü geri alamadığı kazıkların en büyüğünü insan kendi kendine bu noktada atmıştır: Tanrı fikri ve güç ile özdeşleşme. Böylece kendi varlığını onun gibi olamadığı için içten içe öfke duyduğu ancak müttefik olmanın gerekli görüldüğü süper güçlü figür ilk defa güçlü bir şekilde karşımıza çıkar. Üstelik tanrı dünya üzerinde bazı insanları yönetimsel olarak konumlamaktadır.  Bu gün yerin dibine soka soka bitiremediğimiz “sistem” aslında gayet iyi niyetler eşliğindeki yükselişi[1] buradadır. Bu konuya daha fazla girmeden başka bir yazıda daha ayrıntılı incelemek üzere bırakacağım.

Bugün ölümden korkmadığını, sonunda hiçbir şey olmadığını düşünse bile hiç bunun hiç fark etmediğini söyleyen birçok kişi ile karşılaşıyorum. İnsanlık olarak ölüm ve sonrası ile on binlerce yıldır deliler gibi uğraşmış olmamıza rağmen ne olduğunu bilmediğimiz halen bakidir. Hepimiz öldükten sonra bunu göreceğiz ya da görebileceğimiz bir şey yok ise göremeyeceğiz. Ancak ölümden korkma dürtüsü üst beyinlerimizle düşündüğümüz hiçbir şeyin olmadığına ya da bir şeylerin olduğuna dair inançlarımızdan çok önce evrimleşti. Bu dürtüyü insanlık tarihinde sadece birkaç bin yıl geçmişi olan düşünce olan “bir şeyler olduğuna” dair inanç ile sadece 500-600 yıllık geçmişi olan (bkz. Lucretus) “hiçbir şey” olmadığına dair inanç gibi iki pek de köklü gibi durmayan inanç türü ile bastıramayız. Daha doğrusu sadece bastırabiliriz ancak uçurumdan düşmek üzere kendini kapatan ya da ayağımız takılıp düştüğümüzde bile her şeyi ağır çekim gösterecek kadar hızlanan adeta insanüstü hal alabilen bilince hiç bir anlam ifade etmez. Öyle ise aslında ne yaparsak yapalım ölümden korktuğumuzu kabul edip kısacık, çoğunu bedenin sürekli kendini tekrarlayan ihtiyaçlarını gidermekle geçirdiğimiz zavallı yaşamlarımızın küçük su birikintilerinde oturarak mı geçireceğiz?[2]

Su birikintisi benzetmesini boşuna kullanmamış olmakla birlikte, yaşamın suda (ya da cıvık bir balçık içinde) oluştuğuna dair genel olarak kabul edilen bilimsel görüşü hatırlatmak isterim. Bazı ezoterik kaynaklara göre de su “yaşam bilgisi” olarak sembolize edilir. Yaşam bilgisi, genetik kod hafızamızdaki geçmiş ve geçmişin imbiğinden süzülmüş bilgilerin kullanılarak birey olarak meydana gelmiş kişinin nasıl bir yaşam tasarlaması gerektiğine yani geleceğe dair bilgiler olabilir. Şöyle ki, genetik kod dizisi geçmiş yaşamların (canlılığın ve tümel olarak yaşamın) bilgilerini taşır. Benim teorime göre, nasıl kuşlar içgüdüsel olarak daha önce kendileri hiç gitmedikleri ama daha önceki nesillerin her yıl mutlaka gittikleri konak yerlerini buluyorlar ise, insan genlerinde de insan yaşamı ayrıntısında bilgiler bulunuyor olsa gerek. Kendi kişisel tarihimizde olduğu gibi duygusal olarak daha fazla yoğunlaştıklarımızı daha iyi hatırlıyorken, yoğunlaşılmayan bölümler daha silik olarak hafızamıza kazınıyor. Ancak bir şekilde kaydediliyor, aktif bir şekilde hatırlamasak da. Genetik alanında yapılan son çalışmalardan biri göstermiş ki, genetiğimiz anne babamızdan aldığımız gibi kalmıyor ancak her an değişiyor. Böylece yaptığımız her davranış sadece bize değil bizden sonra genetiğimizi aktarmak sureti ile oluşacak tüm insanlığa ait oluyor. Adımımızı denk atmalıyız gibi duruyor. Çünkü asla ölmüyoruz ve başka insanların kanları içinde akmaya devam edeceğiz. “Önceki hayatlarınızın” bilgisinin özünü ne kadar bilincinize “indirebilmişseniz” ve dolayısı ile bu birikimi ne kadar bilinçli şekilde düzenleyip ileri taşımışsanız o kadar ölümsüzsünüz demektir. Kaç neslin damarlarında isminiz bilinmeden parlayacaksınız, kim bilir…

İsim olarak bilinmek ise bambaşka bir şeydir.  Dünyaya sanatsal ve düşünsel anlamda bir miras bırakan ya da büyük travmalara neden olan insanlar isimleri ile hatırlanır. Ancak kişinin dünya kattıkları ile insanların ona bakışı arasında fark olduğu gibi öldükten sonra isimlerimiz de bizlere ait değildir artık… İnsanların cisimleri ve fikirleri ile ilgili anıları hatırlayanlar oldukça yaşamaya ve değişmeye devam eder. Buna en iyi örnek, öldükten 10 yıl sonra, 40 yıl sonra ve bu gün Mustafa Kemal’i nasıl hatırladığımızın değişkenlik göstermesi gibi. Çünkü geçmiş ve gelecek her zaman kurgusaldır ve sübjektiftir.

Bu bilgiler eşliğinde ölüm canlılar için halen kaçınılmaz. Ancak biyolojik anlamda bile tam olarak bir son değil. Belki evrendeki yerimizi bilsek bu kadar endişe duyulmazdı ölüm ile ilgili.  İş buraya geldiği zaman ise evrende yerimizi bilmiyor olmamız da oyunun heyecanlı ve kışkırtıcı kısmı. Tüm yolları kendisi yürüyecek canlılık böylece kendi kendinin sorduğu “yaşamın anlamı nedir” sorusunun cevabını bulunca ölümü de fethedecek.

_________________________________________________________________

[1] Yazının içindeki noktalar her tarihsel süreç söz konusu olduğunda olduğu gibi birden ortaya çıkış olarak değil, birikimli insan eyleminin somuta ve çoğunluğa yansımaya başladığı zaman olarak düşünülmeli.

[2] Daha dramatik olamazdım.

Yorum Yap

Yorum Yap