1. Ana Sayfa
  2. #İzledim
  3. Tükenmişliğin Manifestosu : FILTH

Tükenmişliğin Manifestosu : FILTH

filht-konusu

İngiliz sineması çok değişik. Gerçekten izlediğiniz bir film sizi beyninizden vurulmuşa çevirebiliyor, her daim bu potansiyeli var. Çok ayrı ve güzel bir kültür. Gerek mizahı gerekse de dramı insanı afallatabiliyor. İşte bunun en güzel örneği 2013 yapımı, Yeşil Sokak Holiganları filminin de yönetmeni olan John Baird’in senaryolaştırdığı ve yönettiği, Irvene Welsh’in romanından uyarlama olan, James Mcavoy’un bize tek kişilik dev bir gösteri sunduğu; Filth.

İskoçya Polis Teşkilatında görevli olan ve terfi bekleyen Bruce Robertson, bir Japon’un sokak arasında öldürülmesi sonucu cinayetin aydınlatılmasını, beklediği terfi için fırsat görür ve etrafındaki terfi bekleyen rakiplerini alt etmek ister. Bu hırsının kurbanı olurken, çevresindeki insanlarla da dalga geçmekten geri kalmayan Bruce karmakarışık bir hayatı kendisine seçer ve olaylar gelişir.

Filmin ikinci kısmı oldukça dramatik, derin ve insanın zihninin adım adım tükenmişliğinin adeta bir özeti gibi karşımıza çıkıyor. Bu sert geçişler aslında seyirciyi filmden soğutur ancak filmde başrol oynayan James Mcavoy’un tek kişilik muhteşem şovu bizi filme daha da çok odaklıyor ve film aktıkça başta sempati duyduğumuz o hınzır ve asi Bruce’tan nefret etme noktasına geliyoruz. Etrafına verdiği zararlar bir anda karşısına duvar olarak geliyor ve o sert duvara çarpınca ağzı yüzü dağılıyor. Tüm bu zararların sebebi olan beyni tükenmişlik noktasına geliyor ve film son olarak Bruce’un ruh halinin dibi görmesiyle birlikte en üst noktasına ulaşıyor. Bu noktadan sonra Bruce’tan nefret bile edemiyoruz sadece acımakla yetiniyoruz. Filmin çözümleme noktasındaysa Bruce’un tüm bu problemlerinin neden kaynaklandığı anlatılıyor ve filmdeki Bruce’un ruh hali hayatı boyunca geçirdiği iki travmayla güzel bir şekilde bağlanıyor. Filmde seyirciyi cevapsız sorularla baş başa bırakmak yerine, tüm bu mental çöküntünün neden kaynaklandığını anlatmak yoluna gidilmiş. Bu kısım filme biraz da olsa yüzeysellik handikapını getirmiş ancak yine de filmin kült olmasını engelleyecek kadar göze batmıyor diyebiliriz.

Bu filmin bir derdi var ve bize çok güzel bir şekilde naklediyor. Derdi olan filmleri seviyorum. Film boyunca çok yüzeysel olduğu
algısı olabilir ama vermek istediği mesajlara odaklanınca filmin derinliğini ölçebiliyorsunuz. Ayrıca kurgunun çok hoş bir incelikle A Clockwork Orange’a benzemesi de gözümden kaçmadı. Filmde Bruce’un sahip olduğu psikolojik rahatsızlıkları da bir bilenin yazması iyi olur herhalde. Filmin kusursuzluğa yakın olmasının ana etmeni James Mcavoy tabi ki. Bu filmin her anı, her saniyesi başrol oyuncusunun inanılmaz bir şekilde büyüdüğü ve büyüdükçe sinema tarihinin en güzel performanslarından birisine adını yazdırdığı bir sanat olgusuna dönüşmüş. Filmi izleyince abartmadığımı göreceksiniz. Tabi bunun yanı sıra yan karakterler de gerçekten başarılı ancak başrol oyuncusunun performansından pek dikkat çekmiyorlar.

Son olarak filmin sonunda atkının kullanılış biçimi beni çok etkiledi. Yönetmenin de futbol sevdalısı olmasını hesap edersek gerçekten bu film böyle dramatik bir şekilde sona ermeliydi. Kısacası karakter odaklı, sonuyla ve başıyla bizi alıp götüren, yer yer sürprizler barındıran ve muhteşem bir oyunculuğa sahip olan bu filmi kaçırmayın.

Yorum Yap

Yorum Yap