FikirHane » Saten

Türkçe Ezan

(8 posts)
  • 2 yıl önce Saten tarafından başlatıldı
  • simonperes tarafından son cevap

Etiketler:


  1. Türkçe ezan okunması hususunda ne düşünüyorsunuz?
    Arasıra gündemde dönüyor bu konu, bu ve ezan konuları hakkında biraz bilgi toplayıp buraya yapıştıracağım ama sonra, şimdi mesaim bitti. Siz görüşlerinizi yazıverirsiniz bu arada.
    Ben, ezanın Türkçe okunması yanlısıyım: en azından millet ezanda ne dediğini anlar, Kuran'da ne dediğini merak edip de bi Türkçe'sini okumayan ve kulaktan dolma bilgilerle dinini yaşayan insanlara bi faydası olur ezanın.

    2 yıl önce #
  2. yani... bilip bilmeden arapça olarak dinleyeceğimize en azından Türkçe dinleriz. ha beni ırgalıyor mu? hayır. fransızca okusalar umurumda olmaz ama inanan adamın da işine geleceğini düşünmekteyim. dualar da Türkçe olsun abi. ne gereği var orta okulda ezberlemeye onca arapsaçı kelimeyi...

    bir kere akıl var mantık var. o dönemlerde Türkçe yoktu, arapça vardı farsça vardı. şimdi Türkçe olursa günah diyenlerin kafasına bidon bidon s.çayım afedersiniz. insan ne dediğini bilmedikten sonra ne anlamı var? hem müslümanlığı yaymaktan bahsedenler neden karşılakr onu ıda anlayabiljmiş değilim. bıeak ülkende anlamayanlar da anlasın..

    başlı başına bir mevzu bu daha sonra adam akıllı yazayım, şimdi biraz karışığım ben.

    2 yıl önce #
  3. Osmanlı döneminde de Türkçe(/Osmanlıca) ezan okutulmuş bir dönem:
    "Macar halk edebiyatı bilgini Ignaz Kunoş, 1885'te İstanbul'u ziyaret eder ve Şehzadebaşı'nda dolaşır. Onun 1926 yılında İstanbul Üniversitesi'nde verdiği konferanstan şu parçayı aktarıyorum:
    "Gel Şehzadebaşı'ndaki sakin kahveler. Direklerarasındaki kıraathaneler... Biri söylerse öbürü dinler. Akşam da oldu ikindi, mumlar şamdanlara dikildi. Şerefeye çıkmış müezzinler, Kıble tarafına dönüp ellerini yüzlerine örtüp ince ince ezan okumaya başladılar: Yoktur tapacak / Çalabdır ancak."
    Demek ki ezanın Türkçe okunması da Atatürk devrinin icadı değilmiş. Daha 1880'lerde Şehzadebaşı'nda ezanı, hem de 13. yüzyıl Türkçesinden alınan sözcüklerle, türkçe okuyan müezzinler varmış."
    (* alıntı)

    Daha sonra Cumhuriyet Döneminde 7 subat 1933 tarihinde ezanın Türkçe okunması uygulamaya konmuş ve 16 haziran 1950'de Demokrat Parti kararıyla tekrar kaldırılmış.

    Hutbe'nin Trükçe okunmasıyla ilgili Atatürk'ün bir beyanatı.
    7 Şubat 1923 Çarşamba günü Zağanos Paşa Camii'nde bir mevlit programı tertip edilmişti.
    Atatürk de camiye geldi. Uzun uğraşlardan sonra camiye girebildi. Kur'anlar ve mevlitler okundu, devletimizin dirliği, milletimizin birliği için duâlar edildi. Cemaatle birlikte öğle namazını kılan ATATÜRK, namazdan sonra minbere çıktı ve şu tarihî konuşmasını yaptı:

    'Ey Millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmı, âtıfeti, hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz Hazretleri Cenâb-ı Hak tarafından insanlara hakâyık ve akâid-i kat'iyyeyi (kesin inançları) telkin etmek için me'mûr olmuştur (görevlendirilmiştir), mersûl olmuştur (gönderilmiştir).
    Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin delâlet-i peygamberânesiyle tesis etmiş olan dînimizin kanûn-i aslîsi cümlenizce mâlumdur ki Kur'an-ı Azîmüşşânın ihtivâ ettiği nusûhtur (öğütlerdir). Bu nusûha istinâden tesis etmiş olan dinimiz 1300 bu kadar seneden beri âlem-i beşere feyz-i rûhânî vermiş son dindir ve dîn-i ekmeldir. Çünkü tabiata, akla, mantığa tamamen muvâfık, mutâbık ahkâmı ihtivâ eder.
    Filhakîka böyle olması ve en son din olabilmesi için bu mezâyâyı âliyeyi (yüksek meziyetleri) câmî bulunması (içine alması) icap eder. Çünkü aksi takdirde kavânîn-i ilâhiye (ilâhî kanunlar) beyninde tezat olması lazımdır. Zira bilcümle kavânîn-i dîniyeyi yapan ve kuran Allah Azîmüşşân'dır.
    Biliyorsunuz Cenab-ı Peygamber bütün mesâi-i zâtiyesinde (şahsî çalışmalarında) iki hâneye mâlik bulunuyordu. Birisi kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi. Millet işlerini ekseriyâ Allah'ın evinde, camide Eshâb-ı Kirâm ile istişâre ederek yapardı. Biz bu dakikada Allah'ın evinde bulunuyoruz.
    Allah'ın huzurunda, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin ehl-i imân ile beraber ictimâ ettiği dâr-ı kudsîde bulunuyoruz. Böyle bir sevaba beni muzahhir eden (kavuşturan) Balıkesir'in dindar, çok kıymettâr ve kahraman insanlarının huzûrudur. Bundan dolayı çok memnunum. Çünkü Cenâb-ı Hakk'a karşı en kıymetli bir vazife ifâ ettiğimizden nâşî (dolayı) en büyük sevaba nail olacağım.
    Ey Balıkesir Halkı!
    Camiler yalnız birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için değildir. Camiler bilhassa din ve dünya için neler yapmak mecburiyetinde olduğumuzu düşünmek, meşveret etmek (fikir alışverişinde bulunmak) içindir. Her şey ancak meşveretle iyi tarîka (yola) sevk edilir.
    Biliyorsunuz ki Cenâb-ı Peygamber ekseriya rufekâ-i mesâîsiyle (çalışma arkadaşlarıyla) meşveret eder, dünya umûrunda (işlerinde) kendinden kuvvetli, daha zekî arkadaşları olduğunu teslim buyururlardı.
    Binâenaleyh, sizin de kendi işlerinizde her birerlerinizin dimağları (beyinleri) mutlaka ayrı ayrı hâli faaliyette (çalışma hâlinde) bulunmalıdır.
    Bugün burada memleketimizin mâmûriyeti için, bütün bunların istinâd ettiği (dayandığı) istiklâli tâmmemiz (tam bağımsızlığımız) bilâ kayd-ı şart (kayıtsız şartsız) hâkimiyetimiz (egemenliğimiz) için neler düşündüğümüzü açıkça söyleyelim, hasbihâl edelim (konuşup dertleşelim).
    Ben size yalnız kendi düşündüklerimi söylemek değil, sizin düşündüklerinizi bilmek istiyorum. Esasen âmâl-i Milliye (millî emeller), irâde-i milliye (millî irâdeler), temâyulât-ı milliye (millî meyiller) demek, halkın içerisinden şu veya bu bir kaç kişinin emelleri değil, bütün bir milletin muhassalası (hülâsâsı, özü) demektir. Bu muhassalanın fevkine (üstüne) çıkmak ve tahtında(altında) kalmak mutlaka yanlıştır.
    Hakîki yolu bulabilmek için halkın efkârı hissiyâtını (fikrî duygularını) daima bilmek lâzımdır. Buna binâen sizden çok rica edeceğim: Bana ne sormak istiyorsanız sorunuz, dinleyeceğim. Cenâb-ı Hakka tekrar hamd ve senâ ederek burasını terk ve sizi dinlemek üzere aşağıya iniyorum.' Minberden indiklerinde ise hutbe ile ilgili olarak sorulan bir soruya da şu cevabı vermişlerdir:
    'Efendiler! Hutbe demek halka hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur. Hutbe denildiği zaman bundan bir takım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen Hatip'tir. Yani söz söyleyen demektir.
    Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber hayatta bulunduğu dönemde hutbeyi kendileri söylerlerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek ilk dört Halîfe'nin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört Halîfe'nin söylediği şeyler o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî, siyasî ve sosyal konularıdır. Müslümanlar çoğalmaya, İslâm ülkeleri genişlemeye başlayınca, Hazreti Peygamber'in ve dört Halîfe'nin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkan kalmadığından, halka söylemek istedikleri şeyleri tebliğe bazı kişileri görevlendirmişlerdir. Bunlar herhalde Müslümanların en büyük reisleri idi. Onlar camii şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatır ve doğru yolu göstermek için ne söylemek lazımsa söylerlerdi.
    Bu usûlün devam edebilmesi için bir şart lazımdı. O da milletin reisi olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması. Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece mühimdir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın aklı faaliyet durumunda bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir...
    Hutbeden maksat halkın aydınlatılması ve doğru yolun gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, ikiyüz hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları bilgisizlik ve tembellik içinde bırakmak demektir. Hatiplerin halkın kullandığı dille konuşması lazımdır.
    Geçen sene Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki, 'minberler, halkın şuurları ve vicdanları için bir ilim ve nur kaynağı olmuştur. Böyle olabilmesi için minberlerden yankılanacak sözlerin bilinmesi, anlaşılması ve ilmî ve fennî hakîkatlere uygun olması lazımdır. Asil hatiplerimizin siyasî, sosyal ve medenî gelişmeleri her gün takip etmeleri gerekmektedir. Bundan dolayı hutbeler tamamen Türkçe ve zamanımızın ihtiyaçlarına uygun olmalıdır ve olacaktır.'
    (Not: Bu konuşma, Balıkesir Belediye Başkanı Sami Gökdeniz tarafından 1995 yılında Uludağ Üniversitesi ATATÜRK İlkeleri ve İnkilap Tarihi Okutmanı Fuat Özer'e tercüme ettirilerek günümüze kazandırılan 'Zafer-i Millî Gazetesi'nin ekinde de verilmiştir.)

    *youtube'den türkçe ezan -
    1

    *youtube'den türkçe ezan - 2

    şahsi fikrim: ezan namaza çağrıdır, çağrının arapça olması (her ne kadar biz ne dediğini az çok biliyor olsak da) saçma geliyor.
    evet bir dili tam olarak başka bir dile çeviremeyiz ve evet bu cümlelerin kendi efsunları var ve çoğu Kuran'dan direkt alıntıdır ama Türkçe olması, Arapça olup anlaşılmamasından yeğdir bence. (Bunun devamında Kuran'ın Türkçe olarak herkese dağıtılmasını bile isteyebilirim.)
    İnsanlar Kuran'da "Azrail" kelimesinin geçmediğini bilmiyorlar bile (özel olarak adı geçmiyor, diyanetin basımında falan yok) danışman olarak onun bunun sözüne bakıyorlar ilkin (kulaktan dolma bir din yaşıyoruz); oysa elinin altında ilkin Kuran olmalı (anladığı, bildiği, klavuz olarak görebileceği) akıllı her müslümanın.

    *türkçe çevirisi de şöyleymiş: "tanrı uludur (dört kez)-şüphesiz bilirim ve bildiririm tanrı’dan başka yoktur tapacak (2 kez) - şüphesiz bilirim bildiririm tanrı’nın elçisidir muhammed (2 kez) – haydi namaza , haydi namaza – haydi felaha, haydi felaha – (namaz uykudan hayırlıdır) – tanrı uludur, tanrı uludur – tanrı’dan başka yoktur tapacak."

    *hoop wiki

    *hoop ekşi

    2 yıl önce #
  4. Efendim

    Sanırız önce arapça ezana bir göz atmakta bir fayda var.

    4 x Allahu Ekber
    2 x Eşhedü enla ilahe illallah
    2 x Eşhedü enne Muhammeden resulullah
    2 x Hayya ale'salah-Haydi namaza
    2 x Hayya alel-felah-Haydi felaha
    2 x Allahu Ekber
    1 x La ilahe illallah

    görüldüğü gibi ezan da anlaşılmayacak iki satır var Hayya ale'salah-Haydi namaza
    ile Hayya alel-felah- haydi felaha kısımları. Bunun dışındakiler zaten sıradan her müslümanın bildiği şeyler. Bunları türkçe okumanın / arapça okumanın ne farkı var? Eğer bir müslüman bunları anlayamacak durumdaysa zaten ona da herhalde namaz düşmez :)

    Arapça okunması bence daha uygundur.

    Dua kısmınada ayrıca değineceğiz inşallah.
    selamla

    2 yıl önce #
  5. Uygundur dedik bıraktık kaldığımız yerden devam edelim. Önce bir alıntıyla ne anlatmak istediğimizi özetleyelim.

    Birçoğumuz, kim olduğumuza ilişkin bir dili kendimize maletmişizdir (veya bu tür bir dil tarafından içselleştirilmişizdir) ki bu durum 'üretici' ve 'kendimize-yeterli' olmamızı, "kendi ağırlığımızı taşımamızı" ve bir sosyal gurubun 'katkıda bulunan üyesi' olmamızı icabettirir. Bir çoğumuz aslında, bir tür kendi kendini anlama ve onun getirdiği pratikler olmaksızın anlamı ve değeri hakkında kafa yormamız imkansız olan klişe-iptila bu dille derinden 'özdeşleşmiş' durumdayızdır. Bu iyi-bilinen "çalışma-etiği" kimliğimizin öylesine derinliklerine işlemiştir ki, biz bu yorumlama çerçevesinin tarihsel bakımdan zorunluluk unsuru içermeyen köklerini ve 'bizim' mantıksal olarak mantıksal bakımdan bu dilden kopuk olduğumuzu düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz' den bütünüyle düşünsek bile, kendimizi ve başkalarını 'üretici değerimiz'den bütünüyle yoksun şartlar içinde 'konumlandırmamız' empirik bakımdan imkansız olabilir. Bu bakımdan, kim olduğumuzun her gerçek boyutu, büyük ölçüde içinde doğduğumuz tarihsel şartlardan miras aldığımız kendi kendini-anlama veya kendi kendini - yorumlama tarafından belirlenmiş durumdadır. Yada şu örneği düşünün: entellektüel gelişimimiz sırasında sorunlarla ilgili bazı temel yaklaşımlara tekrar tekrar dönmemiz ölçüsünde belirli düşünce okullarıyla 'özdeşleşiriz'; başka türlü düşünebilme imkanımız olduğu halde özdeşleşiriz. Bu, entellektüel değişmenin ve gelişmenin imkansız olduğu anlamına gelmez - apaçık şekilde durum bu değildir - fakat insan bir kere bir Kantçı, Hegelci, Wittgensteinci ya da Heideggerci gibi düşünmeyi öğrendi mi, sık sık, bütünüyle açık fikirli ve objektif olma tasarılarına rağmen, belirli bir problemi ele alma tarzlarının ve bu probleme ilişkin belirli bakış açılarının bizatihi kendilerinin birer sorun olarak ortaya çıktıklarını keşfeder. Ne kadar özgür olursa olsun insan bu sorunlarda daima, kim olduğumuz/kimliğimiz, dilin aracılık ettiği tarihsel boyutlarımızın bir fonksiyonu olduğu için belirli bir tarzda sınırlanmış ve belirlenmiş durumdadır.

    Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler- Terc.Hüsamettin Arslan -sh.140-141-2002

    Düşünme ve kimlik dil ile sıkı bir bağlantı içersidedir. Her düşünmenin, duruşun kendine has bir geleneği var. Gelenek ise dile yüklediği mana yardımıyla kendini aktarır. Türkçe ezan olmaz mı? Olabilir. Fakat bunu talep edecek bütünlüklü bir geleneğe ve bu geleneği talep edip, aktaracak insanlara ihtiyaç vardır. Bu gelenekte dinin başka türlü bir kavrayışına, yaşayışına, duruşuna ihtiyaç vardır.

    2 yıl önce #
  6. Ezan ın ne demek istediğini bilmeyen arkadaşlarıma bir sözüm var.. Bu ülkede arapça mı konuşulur da biz arapça ezanı dinleriz? İnönü yü zamanında yaptığı hamle için kutluyorum.. Helal olsun o şahsiyete.. Maalesef ülkesini din uğruna satan insanların kontrolünde yaşıyoruz(mu)? Bu da ayrı bir mesele tabii ki..

    2 yıl önce #
  7. sinanmimar
    Üye

    cambaz, inönüye teşekkür etmiş ama bu işin mimarı mustafa kemaldir. 1932 yılında, daha önceden çankaya köşkünde oluşturulan alt yapıya da istinaden mustafa kemal diğer pek çok konuya el attığı gibi bu konuya da el atmış ve camileri, minareleri ulutmuştur.

    1 yıl önce #
  8. simonperes
    Üye

    türkçe okunmasının elbette anlaşılabilirliği arttırdığı yadsınamaz bi gerçektir. Ama şu var ki ezanın mistik havasını öldürdüğü kanısındayım. Aynı şekilde kilisedeki çanların dijital olması ne kadar tinsel bi boşluk yaratırsa sanırım ezanın türkçe okunması aynı tinsel boşluğu doğurur.

    1 yıl önce #

Bu konu için RSS beslemesi

Cevapla

Mesaj göndermek için giriş yapmalısınız.