1. Ana Sayfa
  2. #İzledim
  3. En İyi Psikolojik Filmler

En İyi Psikolojik Filmler

black-swan-explained-1024x576

1.) Sybill

Çoklu Kişilik sendromu sanılanın aksine çok nadir görülür, yani çoklu kişilik vakaları zaten enderdir. Ama Sybil vakasını eşsiz yapan özellik şudur; kod adı Isabel “Sybil” Dorset olan hatanın kadın-erkek birlikte tam tamına 17  kişiliği vardır. Aynı isimli kitabı 1973 yılında basılmıştır ve büyük yankı uyandırmıştır. Vaka konusunda hâlâ gerçek olup olmadığı üzerinde tartışmalar vardır, ama Sybil artık literatür de olan bir vakadır.

Film ilk olarak 1967 yılında bir sinema filmi olarak çekiliyor, ancak 2007’de tv filmi olarak tekrar çekiliyor. Kimilerine göre ilk film daha gerçekçi olsa da duygulardan yoksun, kimilerine göre de 2007’de tekrar çekilen film gerçeklerden uzak ve abartılı. Ben size kitabını önerirdim ama ne yazık ki şu an filmler ile ilgili bir yazı yazıyorum.

Özet: Colarado Üniversitesi’nde, Güzel Sanatlar okuyan Isabel “Sybil” Dorset sorunları olduğundan şüphelenildiği için Dr. Atcheson tarafından, psikiyatrist Cornelia Wilburg’a yönlendirilir. Yönlendirilmesinin sebebi ise Sybil’in Kadınlık Histerisi olarak adlandırılan bir sorundan muzdarip olduğunu düşünmesi. Terapi sırasında Sybil, Wilburg’a zaman zaman baygınlık geçirdiğini ve çoğu zaman dilimini hatırlamadığından bahseder. Wilburg ona çocukluğunu hatırlaması üzerine yardım eder, ve çocukluğunda fiziksel, psikolojik ve cinsel taciz mağduru olduğu ortaya çıkar. Kitapta ve filmde bu tacizleri uygulayanın, öz annesi Hattie olduğu vurgulanır.  Ve bu tacizler sonucunda, annesiyle başa çıkmakta zorlanan Sybil kişiliği, annesiyle başa çıkabilmek için 2’si erkek 14’ü kadın olmak üzere 16 kişilik oluşturur. Aralarında en baskın olan Victoria‘dır; Victoria Fransızdır ve Wilburg’a neden var olduğunu, Sybil’in hayatını ve diğer kişiliklerini nasıl kontrol ettiğini anlatır. Bazı çevreler Dr.Wilburg’un hastasını yönlendirdiğini ve basit bozuklukları körükleyerek kişilik bölünmesine sebeb olduğu için suçlarlar, Sybil’in babası ise eşine karşı olan bütün suçlamarı reddeder ve eşinin sevgi dolu bir anne olduğunu söyler.

Puanım 7/10

2.) Das Experiment

Bu filmden bahsetmek için, önce sizlere Philip Zimbardo‘yu ve meşhur Standford Hapishane Deneyi‘ni anlatmalıyım sanırım. Bu deneyi tasarlayan Zimbardo, hâlâ hayatta olan ve gelmiş geçmiş en iyilerden sayılan bir psikologdur. Bu deneyinde araştırdığı hipotez, doğrulamaya çalıştığı hipotez, savunduğu hipotez şu; “İnsanlar kendilerine verilen rolleri içlerinde zaten kalıplaştırırlar, peki insanlar kendilerine verilen rolleri ne kadar çabuk benimserler ve ne kadar sahiplenirler?

Zimbardo bunu deneyimleyebilmek için, Standforn Üniversitesi‘nin bodrum katında bir hapishane oluşturdu. Ve gönüllülük esasına dayanarak katılımcıları dahil etti deneyine; 20 adet üniversite gönüllüsü seçildi katılımcılardan. Bunlardan 8 tanesi gardiyan diğer 12 tanesi ise mahkum olacaklardı, bu rollere katılımcı seçilirken tamamen rastgele seçildi, katılımcılar herhangi bir özelliklerine göre rol almadı.

Deneyin yaklaşık 2 hafta sürmesi planlanıyordu, ancak gelişmeler ışığında bu deney sadece 6 gün devam ettirildi. Zimbardo gibi bir bilimadamı sadece hipotezinin doğruluğunu kanıtlar, yani; deneye başlamadan önce deneklerin başlarına gelecek her şeyi biliyordu ama bu onun etik ahlakını etkilemedi ve Zimbardo bu deneyi yaparak psikoloji dünyasında çığır açtı ama, etik ahlak açısından bakıldığında ise bir çok soruna sebep oldu. Çünkü Zimbardo haklıydı ve bir süre sonra gardiyanlar mahkumlara aşırı şiddet uygulamaya başladı, mahkumlarda buna karşılık isyan ettiler.

Her iki tarafta bir deney içerisinde olduklarını, hatta ve hatta gerçek mesleklerinin bu olmadığını, üniversite öğrencilerinden ibaret olduklarını, mahkumların suçsuz olduklarını unutmuşlardı. Üniversite’nin bodrum katında bile olduklarını unutup, ortalığı birbirine kattılar ciddi anlamda aralarında çatışma çıktı ve deneyi düzenleyen bilimadamları deney üzerindeki bütün kontrollerini kaybettiler. Altıncı günün sonunda üniversiteye polisler çağırıldı ve iki taraf birbirinden ayırılarak deneye bir son verildi. Zimbardo’nun eleştirildiği noktalardan birisi de aslında burası; içerde şiddet sürerken neden deneye son vermediği.

Das Experiment Puanım 9/10

3.) Temple Grandin

İşte en sevdiklerimden birisi; imkansızın imkansız olduğunu gösteren çok güzel bir film. Aslında bu film psikolojiden ziyade bir biyografi ama baş kahramanımız Temple Grandin psikoloji ile iç içe.

Bu film bir Televizyon filmi yani sinemalarda yayınlanmamış bir film. Filmin konusuna gelecek olursak bu bir biyografi filmi yani her şey ve herkes gerçek bu filmde, Temple Grandin isimli otistik bir insanın hayatını anlatıyor. Dünya üzerinde milyonlarca otizm hastası var bunun 450 Bin‘i de Türkiye’de ama Temple Grandin‘i bu kadar özel yapan şey ise kendisinin Colarado Üniversitesinde bir Profesör olması, uzmanlığı da oldukça ilginç; Hayvan Bilimi Uzmanı. Ayrıca bir otizm aktivisti, yazar ve “hayvan davranışları” danışmanı.

Tabii film çocukluğundan başlıyor, ama daha çok gençlik zamanına odaklanıyor. Okullarda yaşadığı zorluklar, annesinin vaz geçmemesi, karşılaştığı anlayışsızlıklar, arkadaş edinme tecrübeleri, iş arayışları, korkuları, korkularını yenmesi, ve en önemlisi kendini nasıl kabul ettirdiğini anlatıyor. Otizm ve/veya Asperger sendromuna sahip insanların aslında “hasta” olmaktan ziyade, farklı bakış açısına sahip insanlar olduklarını vurgulayan güzel bir film.

Gençliğinde yaptığı “sarılma kutusu” (hug box) otizmli çocukları sakinleştirmekte kullanılıyor. Ve projeleri Kuzey Amerikadaki çoğu mezbaha da kullanılıyor hatta bir standart olarak kabul ediliyor.

Otizm‘den bahsetmek gerekirse; Otizm üç yaşından önce başlayan ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan beynin gelişimini engelleyen bir rahatsızlıktır, daha fazla bilgi için Otizm Wikipedia sayfasına bakabilirsiniz.

Temple Grandin Puanım 9.5/10

4.)The Silence of Lambs

Ne desem, ne kadar anlatsam boş kalacak bir film. Buraya eklemeli miyim orası da tartışılır aslında ama ben gene de ekleyeyim dedim. Ekledim ama neden ekledim, aslında serinin en bilinen filmi de olsa başlangıç filmi Kuzuların Sessizliği değil. Serinin bu filminde iki adet psikolojik hastamız var; birisi hepimizin bildiği Dr. Hannibal Lecter diğeri ise filmin uğraşı Buffalo Bill. Jodie Foster’ın canlandırdığı çaylak FBI ajanı; kadın kurbanlarının derisini yüzen bir seri katilin peşindedir ve bilgi almak için yamyam katil Hannibal Lecter‘ı kullanmak zorunda kalır.

Filmin hikâyesi çok da eşsiz ve özgün değil aslında, filmi bu kadar iyi yapan şey oyunculuklar ve tasfirler tabii ki, hatta Anthony Hopkins‘in bu filmde sadece 16 dakika rol aldı ama Oscar ödülünü de almasını bildi. Filmdeki görüntüler rahatsız edici olabilir, sadece kanlı sahneler değil epey börtü böcek de görebilirsiniz filmde.

Filmde genellikle sosyopatlık konusu işleniyor, Buffalo Bill karakterinin aslında gerçek bir vaka olduğunu söylersem şaşırır mısınız bilmiyorum ama karakter tamamıyla gerçek; Ed Gein.

Ed Gein, annesinin (hayatta olan tek akrabasının) ölümünden sonra anatomi bilimiyle ilgilenmeye başlar. Bu ilgisinin tek nedeni ölen annesini diriltmektir. Bir süre sonra mezarlıktan cesetler çalmaya ve öğrendiklerini üzerlerinde denemeye koyulur. Kendisini özellikle büyüleyen, kadın vücududur. En sonunda sonra annesini diriltemeyeceğini anlar ve annesi yaşında bir kadının cesetinin derisini yüzer. Bu deriyi annesinin eski kıyafetleriyle birlikte giyer.

Kadın vücutlarına duyduğu ilgi daha da büyüyen Ed, bir süre sonra ceset çalmakla kalmaz ve cinayet işlemeye de başlar. Deri işlemesinde gün geçtikçe daha da hamaratlaşan Gein, bir süre sonra meme uçlarından kemer, kafatasından bardak ve diğer süs eşyaları yapmaya koyulur. En sonunda kasabanın şerifi Ed Gein’in izini sürer ve onu bulur. Evinde birçok kadavra, dudaklardan yapılmış kolyeler, el derilerinden yapılmış eldivenler ve daha bir çok garip nesne bulur.

The Silence of Lambs Puanım 8.5/10

5.) Fight Clup

Bilmeyen varsa, yazıyı okumayın daha fazla hemen koşarak izlemeye başlayın filmi. Kadrosu gene çok sağlam bir film; Brad PittEdward Norton, Helena Bonham Carter… Müthiş değil mi ulan? Bir de yönetmenini duyun da öyle: David Fincher. Ünlü -ya da ünsüz bilmiyorum- “Yeraltı Edebiyatı” yazarı Chuck Palahniuk tarafından yazılan aynı adlı eserinden 1999 yılında sinemaya uyarlandı.reyi

Filmin asıl amacı Edward Norton‘ın canlandırdığı ana karakterin şizofrenisi değil. Asıl olay; tek düze yaşantılara, bilinçsiz tüketime, kapitalist tüketici topluma duyulan öfke. Bireyin, toplum içerisindeki kendi rolünden rahatsız olduğunu bile farkedememesi üzerinden gidiyor film. Ana kahraman toplumdaki rolünden, işinden ve tek düzelikten o kadar sıkılıyor ki taşkınlık, aykırılık yapmak için ikinci bir benlik oluşturuyor; Tyler Durden (Brad Pitt).

Ünlü bir araba üreticisinin, sigorta bölümünde iyi sayılabilecek bir işe sahiptir. Zaten tek düze bir yaşamı olan kahramanımızın hayatı, kronik uykusuzluklardan dolayı iyice çekilmez hâle gelmiştir. Doktorundan bir yardım alamayan Anlatıcı, kendi isteğiyle hasta olmamasına rağmen kanser hastalarının katıldığı destek gruplarına katılmaya başlar. Burda karşılaştığı Marla Singer‘da (Helena Bonham Carter) onun gibi hasta olmadığı halde bu gruplara katılmaktadır. Filmde Marla Singer‘ın rolü tam olarak ne gerçekten ben de bilmiyorum, ama Helena Bonham Carter sinema dünyasına bir güzel karakter daha katmış, bunu söyleyebilirim. Yakın zamanda Tyler Durden ile tanışır, ve evinin yanmasından dolayı Tyler‘ın yanına taşınmak zorunda kalmasıyla hayatı iyice değişir.

Fight ClupPuanım 9/10

6.) Black Swan

Bu filmin en güzel sahnesi şüphesiz Natalie Portman ve Mila Kunis‘in sevişme sahnesi. Evet en büyük spoilerı da budur bu filmin. Bu filmi çekici kılan etkenler aslında filmin tamamı; gerek oyunculuklar, gerek süprizler, gerek senaryo, v.s… Hepsi bir bütün olarak çalışıyor, ve ortaya kusursuz bir psikolojik film ortaya çıkartıyor. Gerçi konusunun bale daha ziyade dans olması benim izlememi biraz zorlaştırdı ama genede çok sıkılmadım.

Özet: Nina (Natalie Portman) prestijli bir dans okulunda dansçıdır ve despot annesi ile yaşamaktadır. Bale okulu Kuğu Gölü oyununu tekrar sahneye koyacaktır ama yönetmenin aklında farklı bir plan vardır. Eski baş dansçının yerine, yeni ve yetenekli bir dansçı arıyan Thomas hem beyaz kuğu rolü için zarif, kırılgan, masum bir dansçı aramaktadır hem de beyaz kuğunun karanlık, şehvetli, kötü ikizi olacak siyah kuğu rolünü canlandırabilecek kadar yetenekli bir balet aramaktadır. Normalde rolü Nina’ya vermeyi planlamıyordur ama onu öpmeye çalıştığında Nina’nın onu ısırması, potansiyelini öne çıkarttı ve rolü Nina’ya vermeye karar verdi. Nina, güçlü saplantılar ve ayrıntılı halüsinasyonlar içeren psikozlu semptonlar gösterir. Yedek dansçı Lily hakkında paranoyakça davranarak baş rolden uzaklaştırmaya karar verir. Bu arada Thomas, Nina’nın Siyah Kuğu için “soğuk” dansını gittikçe daha çok eleştirir ve mükemmeliyetçiliği bırakmasını; sadece Siyah Kuğu rolü için kendini kaybetmesini söyler.

Black Swan Puanım 8/10

Evet bu yazının da sonuna gelmiş olduk. Bu yazı sanki biraz kısa oldu gibime geldi, yetersiz olmuş olabilir. Normalde bir film izleyeceğim zaman, psikolojik olmasına dikkat etmem daha çok komedi, aksiyon, macera, bilim kurgu tarzında filmler izlerdim ama bölümüm dolayısıyla bazı davranışları kavrama noktasında yardımcı olabiliyor bu filmler. Daha izlemem gereken bir sürü film var ama emin olun izler izlemez sizlerle de paylaşacağım.

Yorum Yap

Yorum Yap