Bir şehrin götürdükleri…
26 Dec 2006
Küçük bir şehirde doğsaydım,çiçekler böcekler içinde büyüseydim, yazın bahçede koşuştursaydım apartman bahçesinde arabaların arkasına saklanıp saklambaç oynamak zorunda kalmazdım, ya da apartmandaki arkadaşlarım şişe çevirmece oynamadım diye küsmezdi herhalde bana.
‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’ demiş şair, o zaman trafikte yükselen korna sesleri, birbirine küfreden sürücüler yoktu sanırım, şimdi dinlese ne duyar acaba?
Büyükdere caddesinde yükselen gökdelenlerin, sıra sıra alışveriş merkezlerinin arkasında gecekondular, 10bin dolar alan yöneticilerin yanında asgari ücret alan hizmetliler yoktu tabi.
Öyle bir şehir ki; vapurda martı seslerini dinleyip huzura erdikten beş dakika sonra Kadıköy’e vardığında hemen bir araba ezmeye kalkar seni, martıyı, boğazı, yalıları unutursun… şehrin kalabalığından uzaklaşmak için şarkı sözlerinde yaşamaya başlarsın.
Sakin sessiz bir insan bile olamazsın karakterinin elverdiğince, hiç kimse yapamasa bile patron mutlaka delirtir. Sakin olmak da hiç kar etmez zaten istanbul’da, yoksa nasıl başa çıkarsın o çığrından çıkmış kalabalıkla?
Mutsuz mesut yaşayıp gidersin tekrar denizi görene kadar.. yüz metre uzağında olsa bile vaktin olmamıştır keyfince seyretmek için uzun zaman.
Hem Taksim’de gönlünce eğlenen gençleri görür, hem lüks klüplere tekneyle gidenleri duyarsın, belki birine yetişir belki uzaktan bakarsın.
Tv’de gösterilen o parıltılı hayatlar geçer Beykoz, Sarıyer tepelerinde, acaba orada yaşayanlar ülkenin ormanlarını katletmek için ne ödemişler düşünmez kimse…
Kim inanır bu anlatılanın dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğuna? Sadece İstanbul’u gören inanır, denize karşı rakı içen, öğlen vakti boğaz köprüsünden geçen, boğaz köylerinin dar sokaklarında yürüyen insanlar inanır sanırım.
Bu güzel şehrin kıymetini bilemeyenlere mi yoksa yolda kaza olduğunda seyretmeye dalıp trafiği tıkayanlara mı önce kızmak lazım bilemiyorum.
Küçük bir şehirde yaşayabilir miydim acaba? Sokaklarda ne trafik, ne eğlence ne kapkaç. Bünyem kaldırır mıydı o kadar huzuru ya da sakinliği?
‘Bir gün gelir unuturmuş insan en sevdiği hatıraları bile’ demiş biri şarkısında, unutabilir miydim? Bir şehri unutmak ne kadar zor, hele o şehir İstanbul ise…
*special thanks tooo melancolique,the famous writer.
whiteflag

3 yorum yapılmış, “Bir şehrin götürdükleri…”
01
medeniyeti gören varmı sorusu niteliğindeki yazınız için çok teşekkürler içli yazarım…mesajlarının devamını bekliyoruz…
02
Bak! ölüm kendine bir taht kurdu
Loş batının aşağılarına doğru
Yapayalnız uzanan tuhaf bir şehirde,
İyinin, kötünün, en kötünün ve en iyinin bir de
Ebedi ve ezeli uykularına vardıkları yerde.
Bize ait hiç bir şeye benzemezler
Oradaki mabetler, saraylar ve kuleler.
(Zamanın kemirdiği kuleler ki titremezler)
Etraflarında, kasvetli sular,
Yükseltici rüzgarlarca unutulmuş, boyun
Eğmiş uzanırlar altında göğün.
Kutsal göklerden, uzun süren
Gecesine ışık dökülmez o şehrin;
Fakat korkunç denizden gelen nur
Sessizce kulelere vurur -
Aydınlatır bina doruklarını uzak ve özgür,
Kubbeleri, kule külahlarını, krali koridorları
Mabetçikleri, babilvari duvarları
Yontma sarmaşıkların ve taştan çiçeklerin
Çoktan unutulmuş belirsiz çardaklarını
Viyola, menekşe ve asmaları bir birine dolanmış
Frizlerle çelenklenmiş
Bir çok harikulade tapınakları.
Kasvetli sular eğip boyun
Uzanırlar altında göğün.
Kuleler ve gölgeler öyle karışmışlar ki orada
Hepsi asılı gibi görünürler havada,
Mağrur bir kulesinden şehrin
Ölüm aşağı bakarken devcileyin.
Orada açık mabetler ve aralanmış mezarlar
Işıldayan dalgaların seviyesince doluyorlar;
Fakat ne elmas gözlerinde yatan
Zenginlikler oradaki her bir putun -
Ne o göz alıcı mücevherleriyle ölü
Kandırıp yataklarından çeviriyor suyu;
Bu camdan ıssızlık boyunca, yazık!
Yok çünkü bükülen tek dalgacık -
Tek kabartı yok rüzgarların çok uzak daha şen
Bir deniz üzerinde olabileceğini söyleyen -
Yok korkunçluğu daha az dingin denizlerde
Rüzgarlar olduğunu ima eden tek yükselme.
Fakat bak, havada bir kıpırtı!
Bir dalga var orada, bir çalkantı!
Bellibelirsiz gömülerek duygusuz gel-gite,
Kuleler bir yana atılıyorlar adeta-
Uçlarına saydam tabakalı gökler içinde
Sanki hafifçe bir boşluk verilmişcesine.
Dalgalar şimdi daha kızıl bir kor gibi parlıyorlar -
Saatler donuk ve zayıf soluyorlar -
Dünyevi acılar arasında değil de, vakti geldiğinde,
Aşağıya, bu şehir aşağıya çökeldiğinde,
Cehennem, bin tane tahttan ayağa kalkarak,
Saygı ile onu selamlayacak.
Edgar Allan Poe
03
yabancı bir şairin türkçesini okumayın kardeşim. dilini biliyorsanız o dilden okuyun. ancak öyle anlarsınız. neyse.
bu şehirler kime ne getirdi ki götürdükleri adama koysun ?
Yorum yapın